30 Temmuz 2007 Pazartesi

sevgiliye mektup -2-

En sevgili; Gelirken ardımda bıraktıklarımı ve gidince ardımda kalacakları düşündükçe; en olmazlara kayıyor beynimdekiler… Ey benim olan; yaraların daha taze bilirim… Nasıl sağaltırız kabuk tutmuşları-tutmamışları bir bunu bilemem işte! İki yarım her zaman bir tam etmiyor ne yazık ki. Bir seni ve bir de beni toplasak elimizde sadece kanayan birer geçmiş ardıllanıyor. Sen bende bulduklarınla mutlu musun ya da yetinebilir misin bilmiyorum… Ama dürüst olmak lazım gelir en başından beri; ben umduğumla yüzleşemedim…Eksik olan biz; bir aşkı bütünleyebilecek miyiz? Kaygılıyım… Bu karamsar bir yazı değildir!Sadece düşünmek gerek, düşünmeye sevk etmek… Biraz feda daha gerekli değil mi? Ne de çok istendi bizden bu gereklilik… Hep feda ettik, hep kestik canımızdan birer birer en çok da bize gerekli olan parçaları… Bizden beslenenler düşünmediler eksilenlerin yerinin dolmayacağını… Dört bir yandan çevirmişler sert çelikten çeperlerle kara gündüzleri… Çeperler, biz zorladıkça damarlarımızı çatlatan bir dirençle karşı duruyor gecelerin aydınlığına… Beni zalim bulursun kimi zaman! Bir bana bak; bir de benden gayri zalimlere! Şimdi sen koy adımı zalim olan ben miyim? Biraz ısırık, biraz kan, bir parça sahiplik… Ne olur biraz cadılıktan? Ne eder, ne eylersin adam? Yükümü almak, kadınlığımı pekiştirmek için ne edersin? Bu kadar güçlü müsün? Senden gücünü çalmama izin verir misin geceleri? Gücünü emsem; kara gündüzler için de büyü yapsam sana -takatten düşmemen için? Geceleri renk renk büyüler yapıp kendime bağlasam, tütsülerle başını döndürüp kendinden geçirsem, günün-güneşin ilk ışıklarıyla da azad etsem; kara gündüzlerimizin aydınlık gecelerinde evimizin ışığı, sevdası, mutluluğu parlasın diye… İradeni teslim eder misin- infazına sebep fermanın koynumda çürüsün diye…

sevgiliye mektup -1-

Küçük bir kızım, evet!


Ellerim kelepçeli çok zaman ve duvarlara esirim. Kalabalıklar içinde yalnızlık yaşayanlardanım. Büyük kaoslar doğurur ellerim. Karanlıkların tozlarını yutuyorum, içimdeki kötülükleri sindirebilmek için. İyi bir kadınım aslında ama hınç doluyum, kin doluyum, öfke doluyum, direnç doluyum… Bedenimin çeperlerini sürekli zorlayan bir gülümseme isteğiyle bakıyorum hayata! Denizsiz kentlerin soğuk ve kuru havalarından ayaz yalnızlıklar biriktiriyorum kendim için. Paylaşmayı sildim sözlüğümden; en azından kendimi paylaşmaya dair paylaşımları. İki ya da çok’a bölünen bir beden, her zaman gözyaşlarının ve kanın kimyasını çözmeye terk edilir, ben de öyle… Bundandır sanırım gözyaşlarının H2O ve tuzdan ibaret olmadığını biliyor oluşum. Uzağım bu dünyaya, ama kendime değil. Seviyorum dara’yı ama melike’yi değil. Uzuyor tırnaklarım ama saçlarım değil… Savrulmuş hayatlardan biri benimki, belki en savrulmuşlarından. Savruk bir kadın, savruk bir öğrenci, savruk bir küçük hanım, savruk bir devrimci vs… Yollarda aramakla bulunamayacak cinsten. Şikâyet etmiyorum, seviyorum sanırım savrulmayı, rüzgârın efendiliğini kabullenmek de güzel! En azından bir tanrım var gibi hissettiriyor bana. Boğulmayı bilirsin değil mi? Nefes alamayacak, çığlık atamayacak kadar aciz ve sessiz olduğun zamanları… O kadar çok boğuldum ki kendi yalnızlığımda ya da kendi kalabalıklığımda mı demeli??? Efendim rüzgâra itaatsizliğim, beni çoğu zaman zorluyor; duygularımı rüzgâr çarpıyor anlayacağın. Issız kuytularda, garip ışıklı-gürültülü, sigaranın egemenliğini ilan ettiği çukurlarda buluyorum kendimi. Bir parça güneşin beni kendime getirip aydınlığa çağırdığı anlarda ise; adımlarımı umarsızca bırakıveriyorum sıcak ışınların gövdesine. İşte SEN; en boğulduğum, en savrulduğum en kavrulduğum ve en kaybolduğum anlardan birinde çıktın karşıma, güneş misin sen be adam? Neden çıkardın beni kuytuluğumdan? Madem ortaksın artık yaşamımın bir kısmına ya da gideceksen bir gün, parçalama bedenimi olur mu? Sadece yalnızlığımı ve savrulmuşluğumu bana bırak, gayrisi tarumar olsun…

saydam


Uçuyor kelimeler ve ruhlar , karışıyorum hepsinin zehirli kanına en hafif halimle! Tartmak gerekiyor her tür ruh ağırlığını, hangisi kaçta kaç saydam?
Sorma bana! Sen bilirsin nasıl saydam olduğumu. Unuttun mu yoksa saydamlığımdan beni göremediğin zamanları? Kaç zaman önümden geçip, kaç zaman umarsızca çiğnediğini... Sen çoğu yarı saydam anlarda denk geldin varlığıma. Ya gerçekten görebilmek-hissedebilmek? Nerde saydamlığımın gerçekliği, nerde varlığımın saydamlığı? Kayıp bir aşkın ve hüznün buhar haliyim artık...

pufff...

dara'nın güncesi -2-




Karanlık, yazı ve içmek


En iyi yazılar, karanlıkta yazılanlardır. Bir kadeh rakı-kendi saflığında, tuzlu bembeyaz bir tabak yoğurt eşliğinde elbette ve olmazsa olmaz türküler…

Sanırım ben kendi yalnızlığımın müdavimiyim. Her yalnızlığımda kendime sonsuzlarca ben ekleyip, büyüyorum.

Rakı şişesinde balık değil, rakı kadehinde bir damla olmak istiyorum. Sahibimin her yudumunda beni aradığı, o en ulaşılmaz, en lezzetli, en tahrikkâr ve en cüretkâr olan…

Ah! Şu kolon yok mu? Yalnızlığımın kadim dostu! Konuşmasan da olur be… Yeter ki konuk et beni yalnızlığımın dermanına. Senden gayri dost yalan!

Şampanya tadında bir rüyadan, tekila tadında uyanmak gerek! Bilirsin keskin dönüşler vardır hayatımda! Sevmem cila denilen yumuşak geçişleri. En güzeli de uyuduğun gibi uyanmamak zaten…

UYU DİLBER…
SABAH GÖRÜŞÜRÜZ…

dara'nın güncesi -1-


Siyah, uzun saçlarıyla, eteklerini savura savura bir kadın geçiyor önümden! Önümden geçerken ardında bıraktığı o silik görüntü, sıcak bir haziran gecesini anımsatıyor bana…

“ Aynen böyle geçivermiştim önünden ve senin farkına bile varamamıştım beynimi dolduran onca cebelleşik sıkıntıdan dolayı…

Ardımdan koşuyorsun, bense evime yetişme telaşındayım. Bir an önce ılık suyun basıncını hissetmek istiyorum bedenimde. Bir bardak biraya tav olmam için olmadık bahaneler bulup, olmadık şaklabanlıklar yapıyorsun.

— Hadi bugün sendenim, içelim bakalım biranı. Fuzuli tek kelimende koparırım dilini, ona göre!
— Amma uzattın yahu! Altı üstü birkaç yudum bira, iki sigara, iki kandırmaca –sonrası malum…
— Uzadı yine dilin di mi? Gelmesem ne yapacaksın?
— Kaçırırım kız seni bozdurma ağzımı!
—Tamam, uzatma, üstünü başını da düzelt! Kıçın görünecek nerdeyse! Ne anlıyorsunuz bu donlarınızı göstermekten bilmem ki?

………

— Kandırdın beni yine! Neden yapıyorsun bunu?
— Neden yok sayıyorsun beni? Varlığımı ispatlamak için gözüne mi sokmalıyım kendimi? Yoksa ötekiler gibi sadece sevişip gitmeli miydim? Neden böyle nankörsün? Neden gizliyorsun sana dair olanı? Sen şehvetsin! Ta kendisi! Tutkun olduğumu, senin olduğumu bilmiyor musun?

— Şişirme kafamı yine! Kaç kez konuştuk bunları. Beni de anlayışsız, cilveli sokak kızı triplerine sokma! Hadi git artık, geç oldu. Sakın bişeylerini de unutayım deme! Bahanem oldu yine ben geldim diyeceksin sonra. Aldın alacağını, banyo yap sonra da defol…