18 Ekim 2008 Cumartesi

Gidiyorum

Gidiyorum.

Başımda gam gözlerimde nem. Bütün hatıraları bırakıp geride, usulca çekip kapıyı ardımdan, alıp başımı gidiyorum buralardan. Şafak sökmeden, kimseler görmeden; yağmurun yağmadığı çöllere gidiyorum. Sevgi dolu yüreğimi bir ıssızda yakmak için, hoşça kal suyunda çimdiğim dere, kana kana içtiğim pınar. Say ki yaşamadım bu yerlerde. Nazlı çiçeklerini okşamadım baharın. Bozguna uğramış bir bostanın hüznüyle, bir yaprağın ürpertisine yazıp ömrümü, çekip gidiyorum buralardan.

Gidiyorum.

Bir bilinmeze doğru. Hem yol, hem yolcu olmaya. Acılarımla baş başa kalmaya gidiyorum. Bütün yıldızları takıp kanatlarıma, bir kelebek gibi özgür olmaya gidiyorum. Yüreğimin sızılarında damıttığım her şiiri bin kez öperek ve sökerek sevgiden yana ne varsa göğsümde... Gecelerin zifiri saçlarında kaybolmaya, bir ceylanın gözlerinde ağlamaya gidiyorum. Bütün borçlarımı ödedim, alacaklarımı erteledim. Artık ne diyecek bir sözüm kaldı sevdiklerime ne okuyacak bir şiirim. Gözlerimin içindeki iki damla gözyaşı gibi, bakmadan ardımdaki uçurumlara, alıp götürüyorum yüreğimdekileri de... hoşça kal usul boylum; güzel gözlüm hoşça kal ...

Dağların Efsanesi



Yıllar önce bir film seyretmiştim adı ''Hakkâri’de bir mevsim'' Köylünün biri öğretmene bu dağların efsanesini anlatıyordu...

''Tanrı dünyayı yarattığında bu dağlar gene böyle çıplak, sarp, geçit vermezdi. Bu dağlar her gün ağladılar! Tanrıya yalvardılar sitem ettiler 'neden bizi böyle dik ve çıplak yarattın, ne uçan bir kuş ne bir karınca var bizim de tepelerimizde kuşlar eteklerimizde çocuklar olsun' diye ağlayıp yalvardılar. O gün bu gündür biz buralardayız'' diye anlatıyordu...

Yücelerinde buzul ve kar
Maviş dağ tavşanları
Gün vuranda alaran
Zemheri yılanları
Ve yahut bir hışımla öyle çakılan
Sonsuzluğun yakışığı kartallar...

Bu dağlar çıplaktı, zordu ama onlar istemişlerdi -Tanrı da göndermişti... 'başım gözüm üstünesin, suskum avazım üstüne' demişlerdi...

10.000 yıllar önce buralarda daha toprağı pişirmeyi bilmezken bakırı işliyorlardı, çocuklarına oyuncaklar yapıyorlardı...

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, Hamaklar
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben
Tanıyor musun?

...demiş, Ahmed Arif! Biz tanıyorduk ama tanışmak isteyenler de vardı, taa Makedonya'lardan bin yıllar önce gelenler oldu. Bu dağlar onları da buyur ettiler... Birdik, olduk iki... Artık paylaşıyorduk iyiliğimizi ve kötülüğümüzü...

Binlerce yıl sağılmışım
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
Haraç salmışlar üstüme
Ne İskender takmışım
Ne Şah ne Sultan
Göçüp gitmişler gölgesiz
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?

Ahmed Arif'in dediği gibi atlılarıyla gelip parçalayanlar da vardı evlerimizi, bostanlarımızı yakıp yıkanlar, haraca bağlayanlar, ineğimizi öküzümüzü alıp gidenler de oldu...

Bizi bu dağlar teselli etti!

Öyle yıkma kendini
Öyle mahzun öyle garip
Gör nasıl yaratılırım
Namuslu genç ellerinle
Kızlarım, oğullarım var gelecekte
Her biri vazgeçilmez cihan parçası
Kaç bin yıllık hasretimin goncası
Gözlerinden, gözlerinden öperim
Bir umudum sende
Anlıyor musun?

Dayan kitap ile
Dayan iş ile
Tırnak ile diş ile
Umut ile sevda ile düş ile
Dayan rüsva etme beni...

Dayandılar! Mezopotamya'ydı buralar! İlkleri yaptılar; ilk tapınağı, ilk yazıyı, ilk aritmetiği, ilk tıbbı, ilk ticareti, ilk dış ilişkileri, ilk diplomasiyi, ilk barış antlaşmasını, ilk türküyü, ilk yontuyu, ilk mutfağı, ilk tiyatroyu, ilk astrolojiyi ve daha neleri...
Tanışmaya gelenler vardı yine; Ege’den, Akdeniz’den... Birdik, iki olduk ve üç... Kültürler birikiyordu buralarda, biriktikçe daha zenginleşiyordu...

Avşarları bekliyordu bu dağlar çünkü onlar da yollardaydılar. Sürülmüşlerdi bu dağlara Uzun yayladan... Bir, iki, üç ve dört olduk.

Bir akşamüstüdür katil muhteşem
Alıp götürmüşler dost bildiğini
Almış rüzgârlar içini
Umuda benzer sevdaya benzer
Soğuk bir namludur kör ve pusuda
Ense kökünde zulüm
Ve sermiş canım sofrasını dört başı mamur
Burnumun dibinde Hürriyet
Seviyorum mümkün değil
Aramızda kurşun, yasak bölge var
Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel...

Biz mi ihanet ettik dağlara, dağlar mı bizi kovdu? Gelenler de gitti birer birer, dörttük üç kaldık, iki kaldık ve biz bize kaldık... mı... Acaba?

Biz de gitmişiz farkında mısınız?

Bir Fetish Sorunsalı Food Crush ve Yiyecek Kutsamaları

Fetish camiada pek konuşulan, tartışılan ve dahi uzlaşılamayan bir mesele olan Food Crush meselesine dair söyleyecek birkaç lafım olabilir diye düşünüp bu yazıya başlıyorum...

Bir antropolog olmamın da etkisi olabilir elbette bu yazacaklarımda ama şunu belirtmek isterim ki, ateist değilim...

Primitife Dönemden ve dahi evrim halkasının orta zincirlerinden olan apelerden bu yana yiyecek kutsamaları ya da yiyecek kutsallaştırılması gibi adak törenleri ya da tapınma ritüelleri varolagelmiştir. İnsanoğlunun evrimsel ve yaşamsal hafızasında kalan pek çok şeyden biri olan yiyeceğin kutsallaştırılması meselesi, fetiş içeren eylemlerde tiksinilecek ya da kınanacak bir durumu ifade etmemeli.

İnançlara saygı meselesi üzerinden tartışılabilirliği elbette mümkün ancak kınama gibi yaptırımsal bir döngü üzerinden bunu konuşmak çok da bilimsel ve etik olmasa gerek...

ilkel(!) insanın coğrafi-sosyal-siyasal(dini) şartları gereği korumakla yükümlü olduğu yiyecek ve ileride tüketilmek üzere biriktirilen artı yiyecek, hem bereketin hem de neslin devamının gereği olmaları nedeniyle kutsallaştırılmıştır. Bu durumda ziyan edilmeden sadece fetiş zevkler uğruna ezilip yenilmek suretiyle tüketilen yiyeceklerin de ister dini ister sosyal herhangi bir saygısızlık hedefi olmaması nedeniyle, kabul edilebilir olduğunu düşünüyorum...

Food crush'a bir de şu yönüyle bakılabilir elbette... Hani şu çocukların oynamaktan ve şekil vermekten inanılmaz zevk aldıkları rengarenk oyun hamurları var ya... Ben çocukken onlar yoktu ama okulda el becerilerimizi keşfetmek ya da geliştirmek amacıyla yaptığımız derslerde, hem elimizin altında kolay bulunur olması dolayısıyla hem de şekil verebilmemiz açısından uygunluğu nedeniyle, un, tutkal, su ve renk vermesi için de çeşitli meyve ve bitkileri kullanırdık. Bu hamurlarla da envai çeşit oyuncak yapar eğlenirdik. Oyuncaklar kimi kez evcilik oyunlarımızın vazgeçilmez yiyecek figürleri, kimi kez de tencere tava olurdu...Bu durumda, bu nimetlerle oyun oynayan, el becerisi geliştiren ya da stres atan biz çocuklar ve bizi teşvik eden öğretmenlerimiz de cehennemlik mi olduk acaba?Yiyecek kutsama törenlerinin ya da yiyeceklerin bozulmamaları için çeşitli işlemlerden geçirilmesi esnasında yapılan ayinlerin ya da bereketleme törenlerinin günümüzdeki geçmiş hafıza kalıntıları ise şimdilerde "nimete basma kafir, cehennemde cayır cayır yanarsın!" diye dillendiriliyor demek ki...

Yerimizi Sıcak Tut Gözüm

Malatya’da 1957 sonbaharında dünyaya gelen hepimizin Ahmet Abisi; işçi bir babanın çocuğudur. İlk konserlerini ailesine ve babasının işçi arkadaşlarına vermeye başladığında henüz 9 yaşındaydı ve babasının ona doğum gününde hediye aldığı bir bağlamayla türkü söylemeye koyulmuştu. İşçi maaşıyla geçinemeyeceklerini anlayan Kaya ailesi, tüm Türkiye’de neredeyse bir dalga haline gelen GÖÇ gerçeğiyle yüz yüze kalmış ve İstanbul’a gitmeye karar vermiştir. Çocuk yaşta çalışmaya başlayan Ahmet ise; aksanından ve Kürt kimliğinden dolayı aşağılanan, dışlanan bir çocuk olma gerçeğini İstanbul’a ilk geldiği yıllarda tüm damarlarında hissetmiştir. Ülke içindeki siyasi kutuplaşmalar, darbeler, yaşadığı iç çekişmelerle taşan asi ruhu, müzik, etkilendiği ve örnek aldığı müzik adamları ve sisteme duyduğu büyük öfke onun kendini bulmasında, kendi olmasında en büyük rolü oynamış ve Ahmet Kaya’yı yaratmıştır…

Gençlik yıllarında birçok devrimci arkadaşı gibi o da çeşitli derneklere gidip gelerek müzik çalışmalarını yürütmüş ve bağlamasını alışılanın dışında dillendirerek kendi tarzını yavaş yavaş oluşturmuştur. Hayranı olduğu Ruhi Su’nun bir konserinde ona bir yorumunu dinletme fırsatını bulduğunda ise; hayal kırıklığına uğradığı ve isyanını körükleyen o cümleleri ustasının ağzından işittiği zaman, artık ne yapması gerektiğine emin olmuştur. Usta Ruhi Su “bağlama böyle kavga eder gibi çalınmaz, bağlamayla meşk edilir!” dediğinde Ahmet Kaya şaşkınlıkla döner dünyasına ve yıllar sonra resital afişlerine “bağlama böyle de çalınır” diye yazdırarak, muhalif yönünü bir kez daha sergilemiş olur.

Askerlik dönüşünün hemen sonrasında gelen 12 Eylül darbesi, tüm eziciliğiyle Türkiye’nin üstünden geçerken, Ahmet Kaya’nın nerdeyse tüm arkadaşları tutuklanmış ve Ahmet yapayalnız kalmıştır. Askerlik öncesi tanıdığı nerdeyse herkesin tutuklanması, O’nu da tedirgin etmiştir ancak gergin bekleyişlerin ardından, tutuklanmasa da ülkede yaşanan bu acıları da içine sindirememektedir. Çok özlediği arkadaşlarına bir şekilde ulaşmak istemesi onu daha çok beste yapmaya itmiş ve bu süreçte en verimli çalışma dönemini yaşamıştır.

Dönem içinde oldukça tehlikeli bulunan besteleri, hiçbir şirket tarafından albüm yapılmaya yanaşılmadığı için uzun bir süre beklemede kalmış ama şarkıları da derinden ilerleyen bir suyolu gibi, toprağın altından tüm köklere yayılmaya başlamıştır. Sokakta muhalif gençler artık O’nun şarkılarını söylemeye başlamış ve Ahmet yavaş yavaş şarkılarıyla tanınır hale gelmiştir.

Hayatında büyük sarsıntılar yaşayan Ahmet Kaya “iş yok, sokaklarda aç geziyorum, terk edildim, bebeğimi bana göstermiyorlar, arkadaşlarımın hepsi tutuklandı, bari şarkılarımı söyleyeyim de arkadaşlarımın yanına gideyim!” diyerek bir anlamda hapse girmeye gönüllü olur. Açlıktan ve yalnızlıktan kurtulmak için çözüm olarak gördüğü hapishaneye girmeyi hem istiyor hem de korkuyordu. Bu nedenle, içeri girmek ama içerde çok kalmamak için kendince bir çözüm bulan Ahmet Kaya, ilk albümüne bir de Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı dönemindeki kahramanlıklarını anlatan şarkı da eklemiştir. Zor şartlarda tamamlanan albüm, hapishaneyi değil, şöhreti getirmiştir Ahmet Kaya’ya ve O artık sokakta insanların tanıdığı ve sevdiği muhalif bir şarkıcıya dönüşmüştür.

Ahmet Kaya Selda Bağcan’ın abisi Sezer Bağcan’ın müzik firmasından çıkan “Ağlama Bebeğim” albümü sayesinde, Bağcan ailesiyle sıkı bir dostluk kurmuştur. Selda ise Metris Askeri Cezaevinden arkadaşı Gülten Hayaloğlu ile tanışmalarına vesile olmuş ve ikinci albümü olan “Acılara Tutunmak” la aynı döneme gelen ikinci evliliği, hayat arkadaşıyla bu sevinci pekiştirmesine de sebep olmuştur.

Gülten’in cezaevinden tanıdığı bir idam mahkûmu olan Nevzat Çelik’in “şafak türküsü” isimli şiirini Ahmet’in önüne koymasıyla, üçüncü ve çok ses getirecek albümün de fitili ateşlenmiş olacaktır.

1987’de ikinci kez Baba olan Ahmet Kaya, Melis’in gelmesiyle beraber, üretkenliğinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Aynı yıl çıkan “An Gelir” albümü liste başı olmuş ve o zamana kadar bir kategoriye sığdırılamayan Ahmet Kaya için yeni bir kategori ismi referans gösterilmiştir: Özgün müzik…

Aynalar belgeselinin çekimlerinde bir sahnede şunları söylüyordu; “İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda, yaya olarak eve döndüğüm bir gece, bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalmıştım. İçerde hiç tanımadığım insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı, ben de beş parasız, işsiz, aç ve sefildim, attım kendimi insanların ortasına, nasıl oynuyorum biliyor musun? Göbekler atıyorum, düz dönüyorum, ters dönüyorum....” devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu. Pek az insan çözebilmişti sanırım bu sahnede neyin göz yaşartıcı olduğunu...

90’lı yıllar geldiğinde, hem Ahmet Kaya hem de ülkedeki iç savaş giderek büyüyor ve “Kürt” kelimesinin geçtiği her yer, her şey yasaklanıyordu. “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye bir halk yok denildikçe, öfke de savaş da hız kesmeden alevleniyor, alevleniyordu… Kürt dilinin ve kültürünün kabulü, gerekli saygıyı gösterilmesini dile getiren herkes gibi O da çoğu kez vatan haini ilan edilmiş ve sorgu üstüne sorgudan geçmiştir!

Magazin Gazetecileri Derneği tarafından 98’ yılının en başarılı sanatçısı seçilen Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999 gecesi ödülünü almak için sahneye çıktığında; sürgününe ve katline ferman şu sözleri söylemiştir: “ Bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri ve magazin gazeteciliği emekçileri adına alıyorum ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve biliyorum ki bunu yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum!”
Salonda derin bir sessizlik…

Sessizlik bir fırtınaya dönüştüğünde ise; Ahmet Kaya’ya ve eşine çatal bıçak fırlatılıyor, yuhalanıyor ve arbede, kendini bilmez birkaç provokatörün de çomak sokmasıyla bir linç girişimine dönüşüyordu. Ortalık fena karışmıştı çünkü Ahmet Kaya “Kürtçe” demişti…

11 Şubat sabahı, şimdi T.C. yasalarına göre suç sayılmayan -uyum yasaları nedeniyle çekmeceye kaldırılan- sözler sarf etmesi nedeniyle açılan davaların sancısı daha bitmemişti ki, 14 Şubat günü Hürriyet gazetesi en büyük puntolarıyla “Ayıp ettin gözüm” başlığını attı ve tüm mahkeme süresince kanıt olarak sunamadığı sahte resimlerle, Ahmet kaya’ya iftira kampanyasına bir halka daha ekledi. Hürriyetin başını çektiği bu iftira kampanyasında, mahkeme tutanaklarına da 1993 yılında Almanya’ya hiç gitmediği kaydı geçse de hiçbir medya organı bunun bir iftira olduğunu açıklamaya yanaşmadı ve Ahmet Kaya’nın tüm taleplerine rağmen onu konuşturmayı da kabul etmediler. Kamuoyunda vatan haini olarak ilan edilen Kaya’ya bir açıklama şansı bile verilmeyişi, baskılar, açılan davalar, savunmalar, hakaretler ve tüm bu yaşananların ağır bedeli olarak sürgün günleri başlamış oldu…

1999 Haziranında, Kürtçe şarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettikten sonra, ertesi sabah 4’te yağmurlu İstanbul’a ve çok sevdiği ülkesine bir daha dönmemek üzere veda etti…

Ahmet Kaya tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin neden olduğu ülserden şikâyetçiydi. 28 Ekim’de doğum gününde bir kez daha bir araya gelen Kaya çifti, hastalığın tedavisi için 15 Kasım günü doktora gitmek üzere anlaşmışlardı. 16 Kasım’da gazeteci Ahmet Hakan’dan, 17 Kasım tarihi için de hastaneden randevu almışlardı. 15 Kasım günü doktordan ilaçlarla dönen Kaya ailesi, beraber son gecelerini yaşadıklarından habersiz, gecenin en acı sabahına, sürgünde ölüme uyandılar…

Kenan Işık’ın, Nazım’ın karısı Vera’dan dinledikleri de, sürgünde ölümün kaderleri nasıl birbirine benzettiğini gösteriyor. “Nazım dış kapıyı açmak üzereyken yığılmış kalmış eşiğe, tam kapıyı açacakken durmuş yüreği, kalakalmış oracıkta. Gurbette... Vatan hasreti çekerken, gurbette böylesi bir ölüm kaderini paylaşmak bile gurbet ve ayrılık acısının insanları hep kapı eşiğinde yakaladığını gösteriyor!” demiş Kenan Işık…

Ardında 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasına da en az bir mısra bırakarak, sonsuzluğa gittiği yıl, Diyarbakır Demokrasi Platformu’nun kendisine “Barış Ödülü” verdiğini, eşi Gülten’in onun isteği üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım firması kurarak 2001’de “Hoşçakalın Gözüm” isimli bir albüm çıkardığını, uğruna sürgünde can verdiği Kürtçe şarkıya klip çekilip tüm Türkiye’de yayımlandığını, Türkiye’de çok tanınmış 20 sanatçının O’nun şarkılarını söyleyip, anısına “Dinle Sevgili Ülkem” adlı iki albüm oluşturduklarını, 2003’de hiç yayımlanmamış şarkılarından “Biraz Da Sen Ağla” adlı albümün yayımlandığını, “Başım Belada” ismiyle kendisi için yazılan ve Kürtçeye çevrilen kitabı, kızı Çiğdem’in üniversiteli olduğunu ve daha pek çok şeyi, gittiği yeni memleketten izleyerek gülümsüyor bizlere…

Şimdi Paris'te, Père Lachaise Mezarlığı’ndadır Ahmet abi! Jim Morisson, Balzac gibi pek çok değerli şahsiyet arasında, Yılmaz abisinin yanı başında yani…

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı, hiçbir insan, bir daha anadilinde şarkı söylemek uğruna linç edilmesin, sürgünlerde ölmesin, hiç kimse kendi kimliğinden vurulmasın diye, yanlış yer ve zamanda söylenen doğru sözlerin bedelini ağır ödeyen ve "siz yanmayın" son sözleriyle yüreklerimizi ağrıtan usta yorumcu; senle buluşana dek yerimizi sıcak tut…

6 Ekim 2008 Pazartesi

eza

Sivri uçların delsin bağrımı,
keskin kenarların doğrasın bedenimi.
Varsın kan revan gecelere mevan olayım,
varsın kutsal kızıl şerbete revan olayım,
Te ki; çekme ellerini benden...

Denizime...

soğuk bir ankara günü...

bir park var tam okulumun yanında. orda tanıdım bu kızı! benim gibi yerinde duramayan, çenesi kapanmayan, cıvıl cıvıl bi kız...

bazı günler beraber bekledik parkta... bir bardak sıcak çayı paylaştık nöbetleşirken -bir yudum dostluğu,yoldaşlığı... ben türkü söylerken, o kaydediyordu hafızasına her bir kelimeyi...

soğuk gecelerde bir parça ateşin etrafında bölüştük son cigarayı, bir battaniyeyi...

an oldu -kanımız karıştı birbirine!

kan kardeşi olmadık, kor kardeşi olduk! içimiz yanarken parkın sakinlerine, korlar dağladı küçük/çocuk yüreklerimizi.

an oldu -koptuk!

her birimiz ayrı diyarlara savrulduk! ama bu kor kardeşliği işte! kan çekilince vücuttan, solmasın diye kardeşliğimiz, kor kardeşi olduk biz! öyle ki; cehennemin taa en dibinde, korların davetine icabet edince, birleşip yek vücut olabilmek için...

sefalar getirdin, başım gözüm üstüne geldin ****serçawan ra xatın keçê****

1 Eylül 2008 Pazartesi

İtirafname

Uzun zaman oldu yazmayalı. Sanırım yeteri kadar kötü hissetmiyordum kendimi. Bugün çoğu melankolik anımda yaptığım gibi içmeye geldim. Barda benden başka kadın yok. Maç varmış -bilmiyordum!

İçeri girdiğimde üzerime çevrilen tüm erkek gözlere meydan okuyarak, barda bir iskemle çektim. Kulaklığımda bir ses "Ellerinle bana baharlar getir" diye sesleniyor meçhul sevgiliye...

Aşk...
Aşk geldi aklıma kalemimin ucundaki mürekkebin akıttığı kelimelerle birlikte... Üç kişi... Aşkla birlikte üç kişiyi anar oldum son birkaç yıldır. Biri cesur ve engel tanımaz prensim Çelekar. Öteki dostluğumuzu kadim kılmak için çırpındığım, uzaklardaki parçam Deniz... Sonuncusu ise ismini söylemeye hala dilimin varmadığı, korkularımın, ilklerimin, öfkemin ve ihanetimin kara çocuğu...

Atlıyorum paragraftan paragrafa, çılgın bir rüzgarda savrulan tozlar gibi birbirine karışsın istiyorum kelimeler...

Evet, kötü hissettiğim zamanlarda çıkıyor hep yazılarım. İçimdeki yenilmesi güç tutku, ancak cadı kazanımı kurduğumda tutuşuveriyor. İyi bir kadın değilim ben! Kötülüktür beni ben yapan. Tüm acılarımın, yaşanmışlıklarımın, masumiyetimin diyalektik karakteri yani...

Sıcak ve yalnız bir kente yenik düşüyorum. Hayal ve kalp kırıklıkları kalıyor iki yılın ardından elde. Gelirken kendimle getirdiğim tüm hayallerim ve iyi niyetim askıda şimdi.

Yılları devirirken habersiz, kaygılar kaplıyor ruhumu ve retinamı. Ne çabuk yenildim; kendimi muzaffer bir komutan zannederken... Düşünüyorum da taktik hatası mı yaptım, yoksa yenilenlerin malum savunmalarından olan " Hayat kötü be kardeşim!" çukurunda debeleniyor muyum?

Tanrının işi ne de zormuş! Kendimi bu gezegene yanlışlıkla düşmüş -belki de bilerek bırakılmış bir yarı-tanrı zannederken, çırılçıplak bir insan olduğumu fark etmek acıtıyor beni...

Ey Hayat!
Al beni kollarına, sana teslim olmak istiyorum, kendimi umarsız bırakabileceğim bir sığınağım olsun istiyorum. Yoruldum insan olmaktan ve anlamsız görünen hayat kıymıklarını, tenimden sökmekten... Al ve çocuğun yap, mutlu kıl beni de...

Sarhoşum ve tüm kapılarım açık an itibariyle. Beni kendine çekecek ilk göze aldanmak, kendimi aldatmak istiyorum. Bardaki çocuğun kaçamak bakışlarında gizlensem, masumiyetimin gözlerini kapatıp sabahı onun gözlerinde/teninde karşılasam bu gece -acır mıyım yine?

Gafil!

Biramda çalkalanan köpükler ve kabarcıklar yol göstersin bana. Ulu tanrım alkol; biat ediyorum sana olanca sarhoşluğumla...

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Allegro

Diyarbakır 6. kültür ve sanat festivali süresince pek çok etkinlik yapıldı ancak “en çok ne hoşuna gitti” derseniz, en iyi seçimi yaptıklarını düşündüğüm “Allegro” isimli Danimarka yapımı filmi, favorilerim arasına kattım bile… Film boyunca pek çok insanın pişmanlık efektlerini dinlemek zorunda kalışım dışında hiçbir negatif duygu hissetmeden çıkış kapısına yönelirken, filmi izleyen tüm insanların “zone” olgusunu, bu içselleştirilmiş yabancılaşma, bunaltı ve geçmiş hafıza kaosunu hissedebilmesi için dua ediyordum.

Filmin kahramanı Zetterstrom, ilgi çekici sinema teknikleriyle bir hafıza döngüsü yaşıyor ve geçmişiyle hesaplaşma imkânı bularak, ruhunu dinginliğe taşıyabiliyor. Oldukça iyi kurgulanmış psikolojik bir süreç izleyen bu film, hesaplaşma içgüdülerinizi ve bunun çeşitli yollarını görmenizi vaat ediyor. Küçük Zatterstrom’un sevgiyi ve özgüveni aradığı film boyunca, geçmişi hafızamıza ya da hiç kullanmayacağımızı düşündüğümüz anılarımıza kilitlemenin anlamsızlığını da böylece görmüş oluyoruz. İçinde yarattığı kocaman bölgeyi dış dünyadan kimsenin delemeyeceği bir kabuk haline getirip, kendisinin bile ancak olgunlaştığı zaman, özel şifrelerle kapılarını kırıp illegal yöntemlerle içeri girebileceği korunaklı bir iç dünya haline getiren Zatterstrom, pişmanlıklarıyla var ettiği bu yeni ve ulaşılmaz dünyayı, kendi içinde tüm devinimlerini devam ettiren, ancak kendinden bağımsız büyüyen bir sanal bölge gibi hissediyor olmasının yanında, çevresinde kendisini tanıyan ya da tanımaya çalışan herkesi de bir şekilde bu özel dünyaya dahil ediyor. Müziği keşfettiği çocukluk yıllarından beri aradığı asıl şeyin özgüven ve sevgi olduğunu anlaması ona yaşamı boyunca çok zaman ve çok insan kaybettirmiş olsa da, pişmanlıkların bazen olgunlaşmak için bir panzehir olabileceğini de fark ettiriyor.

Anılar, bir daha kullanmayacağımızı düşündüğümüz; atmaya da kıyamadığımız fazla eşyalarımız gibidir diye düşünebilirsek ve bunları kilitleyip unutmak üzere gizli-özel sandığımıza atarsak, sonuçta alacağımız şey unutmanın verdiği dinginlik değil, tavan arasında sürekli gürültü yaparak yeni anılarımızı ve bizi sürekli ürkütecek olan ve mayalana mayalana kabarmış yaramaz bir çocuğun “çıkarın beni buradan, çok sıkıldım…” çığlıkları olur ancak. Anılar geçmişimizdeki hataların huzursuz görüntüleri olmayacak kadar bize dair şeylerdir. Eğer bu görüntüleri silebileceğimiz yanılgısına düşersek, hem kendi içselliğimiz büyük bir erozyona uğrar hem de bizi geçmişimizle tanımaya çalışan insanlara haksızlık olur. Çünkü geçmişimiz, bugünde bizi var eden her şeyin temel taşıdır. Bugünkü kimliğimiz geçmişimizdeki hatalarımızdan ders çıkarabildiğimiz ve iyi olanları bünyemizde tutabildiğimiz kadar bizi temsil eder. Hem hatalarımızla var olabilmek hem de hatalarımızın hata olduğunu kabullenebilmek, içimizdeki gerçek bize tutunabileceğimiz en doğru emniyet kemerleri olurlar.

Dış dünyadan bağımsız geliştirdiğimiz iç dünyamız, hiçbir girişimin delemeyeceği bir şifreyle kodlanmış olmasından dolayı en gizli, en korkak, en pasif, en utangaç, en kötü, en paylaşılmaz güdülerimizi büyütür içinde. Ve zamanı geldiğinde bu dünyanın kapılarını açıp öteki olanla paylaşmazsak, kurduğumuz zemberek boşalır, fitil ateşlenir, iç-dünya infilak eder ve kendimizle beraber etrafımızda ne var ne yok her şeyi yerle bir eder… İşte bu infilak anı içinde ne derece gizli şeyler barındırıyorsa o derece yakıcı o derece yıkıcı o derece hüzünlü olur. Oysa yapılması gereken asıl şey, bir Pandora kutusu tasarlamak yerine, huzursuzluk verse bile tüm çıplaklığıyla benliğimizin yapıp ettikleri olması nedeniyle, tüm anılarımızı yavaş yavaş sindirebilmek, kabullenmek ve kendimiz olabilmektir…

Neo- Kanibalizm

Yazının başlığının konuyla olan ilişkisine antropolojik bir bilgiyle girmek doğru olacaktır. Kanibalizm; yani daha bilinen ismiyle yamyamlık, Animist(1) toplumların primitive(2) dönemden bugüne dek taşıdıkları bir inançsal gelenektir. Genel anlamda türdeş yiyiciliği olarak tanımlanabilecek kanibalizm terimi, günümüz toplumunda bilinen anlamıyla vahşi bir yamyamlığı ya da çeşitli ekonomik ya da coğrafi-iklimsel sebeplerin bir sonucu olan basit (günlük) açlığın bastırılması yönünde bir tepkiyi ifade etmez. Primitive toplumların et yiyicilik anlayışı bir açlık ifadesinden daha derin anlamlar ihtiva eder ki; bu durum tamamen inançsal bir yaşayışın ürünüdür. Kabile savaşları ya da günlük av seramonileri sonucu elde edilen insan etlerinin yenmesi, açlık güdüsüyle harekete geçilen bir durum değildir. Herhangi bir sebeple elde edilmiş (çoğu kez avlanmış) insan etleri, avlanmış kişinin etinin yenilerek, onun ruhunun bir parçasının kendi bedenine ve doğaldır ki bedeninin barındırdığı ruhuna geçmesini sağlamaktır. Bu durumda et yiyiciliğinin asıl amacı açlık güdüsünün bastırılması değil, inançları gereği öteki dünyada kendisine ve yaptıklarına eşlik edecek ruhuna, dünyada yapıp ettikleriyle beraber eklenip güç vermesi imanıyla bir çeşit joker sağlamaktır. Avlanan kişinin dünyasal bedeninin barındırdığı ruhun kötü betimleri, ölümle temizlenmiş olmasından dolayı, yenildiği anda sadece iyi şeyler barındırır. Bu durumda ölü bir insan eti yemekten daha yeğ bir ruhsal gıda düşünülemez...
Günümüz dünyasında hala kabile hayatı yaşayan ilkel(!) toplumlar dahil olmak üzere hiçbir kanibalist topluluk yaşamadığını, sadece geçmiş yaşantılarımızın ilginç birer hatırası olarak antropolojik kaynaklardan öğrendiğimiz ve çoğu kez korku ve tiksintiyle baktığımız bu ata yadigarı gelenekler, dünyanın en kocaman güvenlik ve demokrasi paranoyalarını da yaşayan en şizofren toplumunun da son moda imanını yansıtmaktadır. Dünyanın herhangi bir köşesinde olup biten her tür durumdan kendini sorumlu hisseden bu paranoya toplumu, her toplumun ruhundan bir parça yiyerek kendi ruhlarının açlığını öte dünyaya doygun olarak taşımak niyetindedirler.
Demokrasi çığlıklarıyla, elele tutuşup 'o ülke senin bu ülke benim, o bölgeye sen gir bu bölgeye ben' diyerek, en vahşi, en kanlı işgal politikalarını meşru birer kutsal yasa haline getiren bu barbar toplumlar, zihniyetleri ve imanları gereği işgal bölgelerinin tüm kutsal hazinelerini, demokrasi damgasıyla mühürleyip ganimetleri arasına katmaktadırlar. Bu ganimetler yeraltı-yerüstü zenginliklerinden, ucuz insan gücüne, askeri teçhizattan, işgal edilen toplumun bütün bir tarihsel ve kültürel yaşamını temsil eden müzelerine varana dek pek çok şeyi de içermektedir. Neo- kanibalizm anlayışı, bugüne uyarlandığında, insan eti yiyiciliğinin var olduğu toplumların mı, yoksa medeni demokratların(!) toplumlarının mı vahşet algılarıyla hareket ettiğini anlayabiliriz. Bu neo kanibalist anlayış, her toplumun bedenini delik deşik ederek ruhlarını emmekte ve bu sayede her toplumun en iyi şeylerini de yapıp ettiklerinin arasına katabilmeyi amaçlamaktadır. Yeryüzünde komünal bir yaşam tarzı ya da paylaşım ruhu yokken, sınırlarını çekip özerk bir toplumsal yaşayış benimseyen her toplumdan, her halktan, sırf dünya adlı gezegeni paylaşıyoruz diye ruhunu talep etmek, primitive bir anlayışı bile temsil etmiyor! O halde kanibalizm öldü, yaşasın vejetaryenlik diyebilmek mümkün müdür?
Demokrasi ve vahşet kültürünün yeniden tartışıldığı bu kan revan dönemde, neyin demokrasi neyin vahşet olduğunu biraz daha gözden geçirirsek, kilise ve cami vaazlarında Tanrı adına, O'nun kutsal ismi ve izniyle kan ve gözyaşı isteyenlerin, en demokrat, en modernist ve tabii en evrensel söylemleri dillerine pelesenk ettiklerini de görebiliriz. Bu durumda hangimiz medeni ve demokrat, hangimiz yamyam bir daha düşünmek gerek...

1 Animizm: Ruhçuluk
2 Primitive: Akıl öncesi (Dönem)