27 Ağustos 2008 Çarşamba

Allegro

Diyarbakır 6. kültür ve sanat festivali süresince pek çok etkinlik yapıldı ancak “en çok ne hoşuna gitti” derseniz, en iyi seçimi yaptıklarını düşündüğüm “Allegro” isimli Danimarka yapımı filmi, favorilerim arasına kattım bile… Film boyunca pek çok insanın pişmanlık efektlerini dinlemek zorunda kalışım dışında hiçbir negatif duygu hissetmeden çıkış kapısına yönelirken, filmi izleyen tüm insanların “zone” olgusunu, bu içselleştirilmiş yabancılaşma, bunaltı ve geçmiş hafıza kaosunu hissedebilmesi için dua ediyordum.

Filmin kahramanı Zetterstrom, ilgi çekici sinema teknikleriyle bir hafıza döngüsü yaşıyor ve geçmişiyle hesaplaşma imkânı bularak, ruhunu dinginliğe taşıyabiliyor. Oldukça iyi kurgulanmış psikolojik bir süreç izleyen bu film, hesaplaşma içgüdülerinizi ve bunun çeşitli yollarını görmenizi vaat ediyor. Küçük Zatterstrom’un sevgiyi ve özgüveni aradığı film boyunca, geçmişi hafızamıza ya da hiç kullanmayacağımızı düşündüğümüz anılarımıza kilitlemenin anlamsızlığını da böylece görmüş oluyoruz. İçinde yarattığı kocaman bölgeyi dış dünyadan kimsenin delemeyeceği bir kabuk haline getirip, kendisinin bile ancak olgunlaştığı zaman, özel şifrelerle kapılarını kırıp illegal yöntemlerle içeri girebileceği korunaklı bir iç dünya haline getiren Zatterstrom, pişmanlıklarıyla var ettiği bu yeni ve ulaşılmaz dünyayı, kendi içinde tüm devinimlerini devam ettiren, ancak kendinden bağımsız büyüyen bir sanal bölge gibi hissediyor olmasının yanında, çevresinde kendisini tanıyan ya da tanımaya çalışan herkesi de bir şekilde bu özel dünyaya dahil ediyor. Müziği keşfettiği çocukluk yıllarından beri aradığı asıl şeyin özgüven ve sevgi olduğunu anlaması ona yaşamı boyunca çok zaman ve çok insan kaybettirmiş olsa da, pişmanlıkların bazen olgunlaşmak için bir panzehir olabileceğini de fark ettiriyor.

Anılar, bir daha kullanmayacağımızı düşündüğümüz; atmaya da kıyamadığımız fazla eşyalarımız gibidir diye düşünebilirsek ve bunları kilitleyip unutmak üzere gizli-özel sandığımıza atarsak, sonuçta alacağımız şey unutmanın verdiği dinginlik değil, tavan arasında sürekli gürültü yaparak yeni anılarımızı ve bizi sürekli ürkütecek olan ve mayalana mayalana kabarmış yaramaz bir çocuğun “çıkarın beni buradan, çok sıkıldım…” çığlıkları olur ancak. Anılar geçmişimizdeki hataların huzursuz görüntüleri olmayacak kadar bize dair şeylerdir. Eğer bu görüntüleri silebileceğimiz yanılgısına düşersek, hem kendi içselliğimiz büyük bir erozyona uğrar hem de bizi geçmişimizle tanımaya çalışan insanlara haksızlık olur. Çünkü geçmişimiz, bugünde bizi var eden her şeyin temel taşıdır. Bugünkü kimliğimiz geçmişimizdeki hatalarımızdan ders çıkarabildiğimiz ve iyi olanları bünyemizde tutabildiğimiz kadar bizi temsil eder. Hem hatalarımızla var olabilmek hem de hatalarımızın hata olduğunu kabullenebilmek, içimizdeki gerçek bize tutunabileceğimiz en doğru emniyet kemerleri olurlar.

Dış dünyadan bağımsız geliştirdiğimiz iç dünyamız, hiçbir girişimin delemeyeceği bir şifreyle kodlanmış olmasından dolayı en gizli, en korkak, en pasif, en utangaç, en kötü, en paylaşılmaz güdülerimizi büyütür içinde. Ve zamanı geldiğinde bu dünyanın kapılarını açıp öteki olanla paylaşmazsak, kurduğumuz zemberek boşalır, fitil ateşlenir, iç-dünya infilak eder ve kendimizle beraber etrafımızda ne var ne yok her şeyi yerle bir eder… İşte bu infilak anı içinde ne derece gizli şeyler barındırıyorsa o derece yakıcı o derece yıkıcı o derece hüzünlü olur. Oysa yapılması gereken asıl şey, bir Pandora kutusu tasarlamak yerine, huzursuzluk verse bile tüm çıplaklığıyla benliğimizin yapıp ettikleri olması nedeniyle, tüm anılarımızı yavaş yavaş sindirebilmek, kabullenmek ve kendimiz olabilmektir…

Neo- Kanibalizm

Yazının başlığının konuyla olan ilişkisine antropolojik bir bilgiyle girmek doğru olacaktır. Kanibalizm; yani daha bilinen ismiyle yamyamlık, Animist(1) toplumların primitive(2) dönemden bugüne dek taşıdıkları bir inançsal gelenektir. Genel anlamda türdeş yiyiciliği olarak tanımlanabilecek kanibalizm terimi, günümüz toplumunda bilinen anlamıyla vahşi bir yamyamlığı ya da çeşitli ekonomik ya da coğrafi-iklimsel sebeplerin bir sonucu olan basit (günlük) açlığın bastırılması yönünde bir tepkiyi ifade etmez. Primitive toplumların et yiyicilik anlayışı bir açlık ifadesinden daha derin anlamlar ihtiva eder ki; bu durum tamamen inançsal bir yaşayışın ürünüdür. Kabile savaşları ya da günlük av seramonileri sonucu elde edilen insan etlerinin yenmesi, açlık güdüsüyle harekete geçilen bir durum değildir. Herhangi bir sebeple elde edilmiş (çoğu kez avlanmış) insan etleri, avlanmış kişinin etinin yenilerek, onun ruhunun bir parçasının kendi bedenine ve doğaldır ki bedeninin barındırdığı ruhuna geçmesini sağlamaktır. Bu durumda et yiyiciliğinin asıl amacı açlık güdüsünün bastırılması değil, inançları gereği öteki dünyada kendisine ve yaptıklarına eşlik edecek ruhuna, dünyada yapıp ettikleriyle beraber eklenip güç vermesi imanıyla bir çeşit joker sağlamaktır. Avlanan kişinin dünyasal bedeninin barındırdığı ruhun kötü betimleri, ölümle temizlenmiş olmasından dolayı, yenildiği anda sadece iyi şeyler barındırır. Bu durumda ölü bir insan eti yemekten daha yeğ bir ruhsal gıda düşünülemez...
Günümüz dünyasında hala kabile hayatı yaşayan ilkel(!) toplumlar dahil olmak üzere hiçbir kanibalist topluluk yaşamadığını, sadece geçmiş yaşantılarımızın ilginç birer hatırası olarak antropolojik kaynaklardan öğrendiğimiz ve çoğu kez korku ve tiksintiyle baktığımız bu ata yadigarı gelenekler, dünyanın en kocaman güvenlik ve demokrasi paranoyalarını da yaşayan en şizofren toplumunun da son moda imanını yansıtmaktadır. Dünyanın herhangi bir köşesinde olup biten her tür durumdan kendini sorumlu hisseden bu paranoya toplumu, her toplumun ruhundan bir parça yiyerek kendi ruhlarının açlığını öte dünyaya doygun olarak taşımak niyetindedirler.
Demokrasi çığlıklarıyla, elele tutuşup 'o ülke senin bu ülke benim, o bölgeye sen gir bu bölgeye ben' diyerek, en vahşi, en kanlı işgal politikalarını meşru birer kutsal yasa haline getiren bu barbar toplumlar, zihniyetleri ve imanları gereği işgal bölgelerinin tüm kutsal hazinelerini, demokrasi damgasıyla mühürleyip ganimetleri arasına katmaktadırlar. Bu ganimetler yeraltı-yerüstü zenginliklerinden, ucuz insan gücüne, askeri teçhizattan, işgal edilen toplumun bütün bir tarihsel ve kültürel yaşamını temsil eden müzelerine varana dek pek çok şeyi de içermektedir. Neo- kanibalizm anlayışı, bugüne uyarlandığında, insan eti yiyiciliğinin var olduğu toplumların mı, yoksa medeni demokratların(!) toplumlarının mı vahşet algılarıyla hareket ettiğini anlayabiliriz. Bu neo kanibalist anlayış, her toplumun bedenini delik deşik ederek ruhlarını emmekte ve bu sayede her toplumun en iyi şeylerini de yapıp ettiklerinin arasına katabilmeyi amaçlamaktadır. Yeryüzünde komünal bir yaşam tarzı ya da paylaşım ruhu yokken, sınırlarını çekip özerk bir toplumsal yaşayış benimseyen her toplumdan, her halktan, sırf dünya adlı gezegeni paylaşıyoruz diye ruhunu talep etmek, primitive bir anlayışı bile temsil etmiyor! O halde kanibalizm öldü, yaşasın vejetaryenlik diyebilmek mümkün müdür?
Demokrasi ve vahşet kültürünün yeniden tartışıldığı bu kan revan dönemde, neyin demokrasi neyin vahşet olduğunu biraz daha gözden geçirirsek, kilise ve cami vaazlarında Tanrı adına, O'nun kutsal ismi ve izniyle kan ve gözyaşı isteyenlerin, en demokrat, en modernist ve tabii en evrensel söylemleri dillerine pelesenk ettiklerini de görebiliriz. Bu durumda hangimiz medeni ve demokrat, hangimiz yamyam bir daha düşünmek gerek...

1 Animizm: Ruhçuluk
2 Primitive: Akıl öncesi (Dönem)