Yıllar önce bir film seyretmiştim adı ''Hakkâri’de bir mevsim'' Köylünün biri öğretmene bu dağların efsanesini anlatıyordu...
''Tanrı dünyayı yarattığında bu dağlar gene böyle çıplak, sarp, geçit vermezdi. Bu dağlar her gün ağladılar! Tanrıya yalvardılar sitem ettiler 'neden bizi böyle dik ve çıplak yarattın, ne uçan bir kuş ne bir karınca var bizim de tepelerimizde kuşlar eteklerimizde çocuklar olsun' diye ağlayıp yalvardılar. O gün bu gündür biz buralardayız'' diye anlatıyordu...
Yücelerinde buzul ve kar
Maviş dağ tavşanları
Gün vuranda alaran
Zemheri yılanları
Ve yahut bir hışımla öyle çakılan
Sonsuzluğun yakışığı kartallar...
Bu dağlar çıplaktı, zordu ama onlar istemişlerdi -Tanrı da göndermişti... 'başım gözüm üstünesin, suskum avazım üstüne' demişlerdi...
10.000 yıllar önce buralarda daha toprağı pişirmeyi bilmezken bakırı işliyorlardı, çocuklarına oyuncaklar yapıyorlardı...
Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, Hamaklar
Havva anan dünkü çocuk sayılır
Anadoluyum ben
Tanıyor musun?
...demiş, Ahmed Arif! Biz tanıyorduk ama tanışmak isteyenler de vardı, taa Makedonya'lardan bin yıllar önce gelenler oldu. Bu dağlar onları da buyur ettiler... Birdik, olduk iki... Artık paylaşıyorduk iyiliğimizi ve kötülüğümüzü...
Binlerce yıl sağılmışım
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
Haraç salmışlar üstüme
Ne İskender takmışım
Ne Şah ne Sultan
Göçüp gitmişler gölgesiz
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım...
Görüyor musun?
Ahmed Arif'in dediği gibi atlılarıyla gelip parçalayanlar da vardı evlerimizi, bostanlarımızı yakıp yıkanlar, haraca bağlayanlar, ineğimizi öküzümüzü alıp gidenler de oldu...
Bizi bu dağlar teselli etti!
Öyle yıkma kendini
Öyle mahzun öyle garip
Gör nasıl yaratılırım
Namuslu genç ellerinle
Kızlarım, oğullarım var gelecekte
Her biri vazgeçilmez cihan parçası
Kaç bin yıllık hasretimin goncası
Gözlerinden, gözlerinden öperim
Bir umudum sende
Anlıyor musun?
Dayan kitap ile
Dayan iş ile
Tırnak ile diş ile
Umut ile sevda ile düş ile
Dayan rüsva etme beni...
Dayandılar! Mezopotamya'ydı buralar! İlkleri yaptılar; ilk tapınağı, ilk yazıyı, ilk aritmetiği, ilk tıbbı, ilk ticareti, ilk dış ilişkileri, ilk diplomasiyi, ilk barış antlaşmasını, ilk türküyü, ilk yontuyu, ilk mutfağı, ilk tiyatroyu, ilk astrolojiyi ve daha neleri...
Tanışmaya gelenler vardı yine; Ege’den, Akdeniz’den... Birdik, iki olduk ve üç... Kültürler birikiyordu buralarda, biriktikçe daha zenginleşiyordu...
Avşarları bekliyordu bu dağlar çünkü onlar da yollardaydılar. Sürülmüşlerdi bu dağlara Uzun yayladan... Bir, iki, üç ve dört olduk.
Bir akşamüstüdür katil muhteşem
Alıp götürmüşler dost bildiğini
Almış rüzgârlar içini
Umuda benzer sevdaya benzer
Soğuk bir namludur kör ve pusuda
Ense kökünde zulüm
Ve sermiş canım sofrasını dört başı mamur
Burnumun dibinde Hürriyet
Seviyorum mümkün değil
Aramızda kurşun, yasak bölge var
Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel...
Biz mi ihanet ettik dağlara, dağlar mı bizi kovdu? Gelenler de gitti birer birer, dörttük üç kaldık, iki kaldık ve biz bize kaldık... mı... Acaba?
Biz de gitmişiz farkında mısınız?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder