Malatya’da 1957 sonbaharında dünyaya gelen hepimizin Ahmet Abisi; işçi bir babanın çocuğudur. İlk konserlerini ailesine ve babasının işçi arkadaşlarına vermeye başladığında henüz 9 yaşındaydı ve babasının ona doğum gününde hediye aldığı bir bağlamayla türkü söylemeye koyulmuştu. İşçi maaşıyla geçinemeyeceklerini anlayan Kaya ailesi, tüm Türkiye’de neredeyse bir dalga haline gelen GÖÇ gerçeğiyle yüz yüze kalmış ve İstanbul’a gitmeye karar vermiştir. Çocuk yaşta çalışmaya başlayan Ahmet ise; aksanından ve Kürt kimliğinden dolayı aşağılanan, dışlanan bir çocuk olma gerçeğini İstanbul’a ilk geldiği yıllarda tüm damarlarında hissetmiştir. Ülke içindeki siyasi kutuplaşmalar, darbeler, yaşadığı iç çekişmelerle taşan asi ruhu, müzik, etkilendiği ve örnek aldığı müzik adamları ve sisteme duyduğu büyük öfke onun kendini bulmasında, kendi olmasında en büyük rolü oynamış ve Ahmet Kaya’yı yaratmıştır…
Gençlik yıllarında birçok devrimci arkadaşı gibi o da çeşitli derneklere gidip gelerek müzik çalışmalarını yürütmüş ve bağlamasını alışılanın dışında dillendirerek kendi tarzını yavaş yavaş oluşturmuştur. Hayranı olduğu Ruhi Su’nun bir konserinde ona bir yorumunu dinletme fırsatını bulduğunda ise; hayal kırıklığına uğradığı ve isyanını körükleyen o cümleleri ustasının ağzından işittiği zaman, artık ne yapması gerektiğine emin olmuştur. Usta Ruhi Su “bağlama böyle kavga eder gibi çalınmaz, bağlamayla meşk edilir!” dediğinde Ahmet Kaya şaşkınlıkla döner dünyasına ve yıllar sonra resital afişlerine “bağlama böyle de çalınır” diye yazdırarak, muhalif yönünü bir kez daha sergilemiş olur.
Askerlik dönüşünün hemen sonrasında gelen 12 Eylül darbesi, tüm eziciliğiyle Türkiye’nin üstünden geçerken, Ahmet Kaya’nın nerdeyse tüm arkadaşları tutuklanmış ve Ahmet yapayalnız kalmıştır. Askerlik öncesi tanıdığı nerdeyse herkesin tutuklanması, O’nu da tedirgin etmiştir ancak gergin bekleyişlerin ardından, tutuklanmasa da ülkede yaşanan bu acıları da içine sindirememektedir. Çok özlediği arkadaşlarına bir şekilde ulaşmak istemesi onu daha çok beste yapmaya itmiş ve bu süreçte en verimli çalışma dönemini yaşamıştır.
Dönem içinde oldukça tehlikeli bulunan besteleri, hiçbir şirket tarafından albüm yapılmaya yanaşılmadığı için uzun bir süre beklemede kalmış ama şarkıları da derinden ilerleyen bir suyolu gibi, toprağın altından tüm köklere yayılmaya başlamıştır. Sokakta muhalif gençler artık O’nun şarkılarını söylemeye başlamış ve Ahmet yavaş yavaş şarkılarıyla tanınır hale gelmiştir.
Hayatında büyük sarsıntılar yaşayan Ahmet Kaya “iş yok, sokaklarda aç geziyorum, terk edildim, bebeğimi bana göstermiyorlar, arkadaşlarımın hepsi tutuklandı, bari şarkılarımı söyleyeyim de arkadaşlarımın yanına gideyim!” diyerek bir anlamda hapse girmeye gönüllü olur. Açlıktan ve yalnızlıktan kurtulmak için çözüm olarak gördüğü hapishaneye girmeyi hem istiyor hem de korkuyordu. Bu nedenle, içeri girmek ama içerde çok kalmamak için kendince bir çözüm bulan Ahmet Kaya, ilk albümüne bir de Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı dönemindeki kahramanlıklarını anlatan şarkı da eklemiştir. Zor şartlarda tamamlanan albüm, hapishaneyi değil, şöhreti getirmiştir Ahmet Kaya’ya ve O artık sokakta insanların tanıdığı ve sevdiği muhalif bir şarkıcıya dönüşmüştür.
Ahmet Kaya Selda Bağcan’ın abisi Sezer Bağcan’ın müzik firmasından çıkan “Ağlama Bebeğim” albümü sayesinde, Bağcan ailesiyle sıkı bir dostluk kurmuştur. Selda ise Metris Askeri Cezaevinden arkadaşı Gülten Hayaloğlu ile tanışmalarına vesile olmuş ve ikinci albümü olan “Acılara Tutunmak” la aynı döneme gelen ikinci evliliği, hayat arkadaşıyla bu sevinci pekiştirmesine de sebep olmuştur.
Gülten’in cezaevinden tanıdığı bir idam mahkûmu olan Nevzat Çelik’in “şafak türküsü” isimli şiirini Ahmet’in önüne koymasıyla, üçüncü ve çok ses getirecek albümün de fitili ateşlenmiş olacaktır.
1987’de ikinci kez Baba olan Ahmet Kaya, Melis’in gelmesiyle beraber, üretkenliğinin sınırlarını zorlamaya başlamıştır. Aynı yıl çıkan “An Gelir” albümü liste başı olmuş ve o zamana kadar bir kategoriye sığdırılamayan Ahmet Kaya için yeni bir kategori ismi referans gösterilmiştir: Özgün müzik…
Aynalar belgeselinin çekimlerinde bir sahnede şunları söylüyordu; “İstanbul'a ilk geldiğim yıllarda, yaya olarak eve döndüğüm bir gece, bir düğün salonunun önünden geçerken içeri dalmıştım. İçerde hiç tanımadığım insanlar bağıra çağıra göbek atıyorlardı, ben de beş parasız, işsiz, aç ve sefildim, attım kendimi insanların ortasına, nasıl oynuyorum biliyor musun? Göbekler atıyorum, düz dönüyorum, ters dönüyorum....” devam edememiş, gözyaşına boğulmuştu. Pek az insan çözebilmişti sanırım bu sahnede neyin göz yaşartıcı olduğunu...
90’lı yıllar geldiğinde, hem Ahmet Kaya hem de ülkedeki iç savaş giderek büyüyor ve “Kürt” kelimesinin geçtiği her yer, her şey yasaklanıyordu. “Kürtçe diye bir dil, Kürt diye bir halk yok denildikçe, öfke de savaş da hız kesmeden alevleniyor, alevleniyordu… Kürt dilinin ve kültürünün kabulü, gerekli saygıyı gösterilmesini dile getiren herkes gibi O da çoğu kez vatan haini ilan edilmiş ve sorgu üstüne sorgudan geçmiştir!
Magazin Gazetecileri Derneği tarafından 98’ yılının en başarılı sanatçısı seçilen Ahmet Kaya, 10 Şubat 1999 gecesi ödülünü almak için sahneye çıktığında; sürgününe ve katline ferman şu sözleri söylemiştir: “ Bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri ve magazin gazeteciliği emekçileri adına alıyorum ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve biliyorum ki bunu yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum!”
Salonda derin bir sessizlik…
Sessizlik bir fırtınaya dönüştüğünde ise; Ahmet Kaya’ya ve eşine çatal bıçak fırlatılıyor, yuhalanıyor ve arbede, kendini bilmez birkaç provokatörün de çomak sokmasıyla bir linç girişimine dönüşüyordu. Ortalık fena karışmıştı çünkü Ahmet Kaya “Kürtçe” demişti…
11 Şubat sabahı, şimdi T.C. yasalarına göre suç sayılmayan -uyum yasaları nedeniyle çekmeceye kaldırılan- sözler sarf etmesi nedeniyle açılan davaların sancısı daha bitmemişti ki, 14 Şubat günü Hürriyet gazetesi en büyük puntolarıyla “Ayıp ettin gözüm” başlığını attı ve tüm mahkeme süresince kanıt olarak sunamadığı sahte resimlerle, Ahmet kaya’ya iftira kampanyasına bir halka daha ekledi. Hürriyetin başını çektiği bu iftira kampanyasında, mahkeme tutanaklarına da 1993 yılında Almanya’ya hiç gitmediği kaydı geçse de hiçbir medya organı bunun bir iftira olduğunu açıklamaya yanaşmadı ve Ahmet Kaya’nın tüm taleplerine rağmen onu konuşturmayı da kabul etmediler. Kamuoyunda vatan haini olarak ilan edilen Kaya’ya bir açıklama şansı bile verilmeyişi, baskılar, açılan davalar, savunmalar, hakaretler ve tüm bu yaşananların ağır bedeli olarak sürgün günleri başlamış oldu…
1999 Haziranında, Kürtçe şarkıyı stüdyosunda söyleyip kaydettikten sonra, ertesi sabah 4’te yağmurlu İstanbul’a ve çok sevdiği ülkesine bir daha dönmemek üzere veda etti…
Ahmet Kaya tipik bir sürgün hastalığı olan ve ağırlıkla stresin neden olduğu ülserden şikâyetçiydi. 28 Ekim’de doğum gününde bir kez daha bir araya gelen Kaya çifti, hastalığın tedavisi için 15 Kasım günü doktora gitmek üzere anlaşmışlardı. 16 Kasım’da gazeteci Ahmet Hakan’dan, 17 Kasım tarihi için de hastaneden randevu almışlardı. 15 Kasım günü doktordan ilaçlarla dönen Kaya ailesi, beraber son gecelerini yaşadıklarından habersiz, gecenin en acı sabahına, sürgünde ölüme uyandılar…
Kenan Işık’ın, Nazım’ın karısı Vera’dan dinledikleri de, sürgünde ölümün kaderleri nasıl birbirine benzettiğini gösteriyor. “Nazım dış kapıyı açmak üzereyken yığılmış kalmış eşiğe, tam kapıyı açacakken durmuş yüreği, kalakalmış oracıkta. Gurbette... Vatan hasreti çekerken, gurbette böylesi bir ölüm kaderini paylaşmak bile gurbet ve ayrılık acısının insanları hep kapı eşiğinde yakaladığını gösteriyor!” demiş Kenan Işık…
Ardında 18 albüm, 200 kadar şarkı, tüm Türkiye halkının hafızasına da en az bir mısra bırakarak, sonsuzluğa gittiği yıl, Diyarbakır Demokrasi Platformu’nun kendisine “Barış Ödülü” verdiğini, eşi Gülten’in onun isteği üzerine GültenAhmetMelis (GAM) ismiyle bir yapım firması kurarak 2001’de “Hoşçakalın Gözüm” isimli bir albüm çıkardığını, uğruna sürgünde can verdiği Kürtçe şarkıya klip çekilip tüm Türkiye’de yayımlandığını, Türkiye’de çok tanınmış 20 sanatçının O’nun şarkılarını söyleyip, anısına “Dinle Sevgili Ülkem” adlı iki albüm oluşturduklarını, 2003’de hiç yayımlanmamış şarkılarından “Biraz Da Sen Ağla” adlı albümün yayımlandığını, “Başım Belada” ismiyle kendisi için yazılan ve Kürtçeye çevrilen kitabı, kızı Çiğdem’in üniversiteli olduğunu ve daha pek çok şeyi, gittiği yeni memleketten izleyerek gülümsüyor bizlere…
Şimdi Paris'te, Père Lachaise Mezarlığı’ndadır Ahmet abi! Jim Morisson, Balzac gibi pek çok değerli şahsiyet arasında, Yılmaz abisinin yanı başında yani…
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir sanatçı, hiçbir insan, bir daha anadilinde şarkı söylemek uğruna linç edilmesin, sürgünlerde ölmesin, hiç kimse kendi kimliğinden vurulmasın diye, yanlış yer ve zamanda söylenen doğru sözlerin bedelini ağır ödeyen ve "siz yanmayın" son sözleriyle yüreklerimizi ağrıtan usta yorumcu; senle buluşana dek yerimizi sıcak tut…
18 Ekim 2008 Cumartesi
Yerimizi Sıcak Tut Gözüm
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
1 yorum:
Edward Said'e aydın olmayı, `öteki` olmak ve dışlanan kesimlerin sözcüsü olmak olarak tanımlar. Kendisi de iktidarlara (ve baskın olanlara) karşı toplumun (ve tüm ezilen kesimlerin) vicdanı olmayı sürdürmüştür. Ahmet Kaya da Said'in tanımına mükemmel uyar... ÜStelik sesi çok daha güzel ve içlidir.
===
Elinize sağlık :)
Yorum Gönder